Sıcak Çorba
Çok üşüyorlardı çok. Açlıktan üşüdüklerinin daha çok farkındaydılar. İki gündür doğru dürüst bir şey yememişlerdi. Üşüdükçe de açlıklarının depreştiğini hissediyorlardı.
Acıktıkça üşüyorlar, üşüdükçe acıkıyorlardı. Ya da böyle düşünüyorlardı.
Akşamdan kararlaştırdıkları gibi bayram için memleketlerine döneceklerdi. Valizlerini hazırladılar: yıkanması için giydikleri çamaşırlardı hazırladıkları ve valizlerine yerleştirdikleri. Her şey hazır olduğu zaman, arkadaşlarından birkaçına uğrayacaklar ve dönüşte ödemek üzere borç para isteyeceklerdi.
Memlekete gitmenin heyecanı ile bir an açlıklarını unutup arkadaşlarından alacakları borç paranın kendilerini ısıttığını hissettiler. Hem o zaman zaten sıcak bir yemek imkânları da olacaktı.
Büyük umutlarla gittikleri arkadaşlarından eli boş çıkmışlardı. Kendi aralarında bu işten vazgeçmeyi bile konuştular.
Mustafa çok güvendiği bir arkadaşına da uğramayı teklif edince, Rıdvan çaresizliğin verdiği moral bozukluğu ile sessiz kalmayı tercih etti.
Son bir umut ve memlekete uzanacak bir ümit olması dileğiyle arkadaşlarının evine girdiler. Sonuç yine bekledikleri gibi olmamıştı.
Bitmişliğin ve tükenmişliğin resmi olan bir ruh haliyle evlerine ulaştıklarında karamsar bir hava esiyordu her yerde.
Bayramdı. Memleket ve yakınlarının özlemi vardı düşüncelerinde… Tanıdık eş dost bayram yaparken, onlar ne yapacaklarını bilmeden bir girdabın ortasında, çaresizliğin verdiği bıkkınlık ve bitmişliğin sıkıntısını yaşıyorlardı.
Çaresizlik bu kadar mı kötü olurdu? Bu duyguların yanında, bir şey yememiş olmanın verdiği ıstırabı hatırlamak bile istemiyorlardı, ama mideydi bu; ferman dinlemezdi. Bütün bunların üzerine açken de uyunmazdı ki. Öyle de oldu. Bütün kapıların kapandığı bir anda, sabahın getireceği aydınlık bekleniyordu, gece lambasının sarı ışığıyla aydınlattığı ala karanlık odada.
Bu hallere düşecekleri hiç akıllarının ucundan geçmemişti belki. Hayat insana nice beklemediği, hiç istemediği ve aklının ucundan bile geçirmediği sıkıntıları yaşatıyordu.
Sabaha yakın bir zamanda, sözlerin anlamsız kaldığı ve duygu düşüncelerin göz kapaklarına yenildiği bir anda, her şeyi unuttururcasına huzura kavuşturan uyku, onları yakalayıvermişti işte. En güzeli buydu; belki yapılacak en doğru davranıştı ama aç insanın uyuyamadığını ilk defa keşfediyorlardı.
Nice açlar vardı, hayatlarında sıcak bir çorbaya hasret. Belki de hasret türküleri söylenirdi başka memleketlerde, sıcak bir çorbaya kavuşmak için maniler yakılırdı. Ama ne bileceklerdi? Tok, açın halinden anlamaz, sözünün anlamı buydu belki de.
***
Sabah olduğunda, soğuk odada sıcak yataklarından çıkmak istemediler. Kalksalar ne yapacaklardı ki? Dışarıda insanın kanını donduran bir soğuk… Günlerdir yağan karın savrulduğu, oradan oraya hedefi belli olmayan kurşunlar gibi uçuşunun ıslığı… Rüzgârın dondurucu gücünün insanın yüzünde patlayan dehşetinden başka bir şey yoktu. Caddeler, sokaklar, yollar, kaldırımlar kar ve buz kaplıydı. Binaların çatılarından uzun uzun sarkıtlar oluşturan buzlar süslüyordu alabildiğine. Yer beyaz, gök gri ya da renksiz… Belki de sadece o güne mahsus çaresizliğin rengi vardı her yerde.
- Yatalım, dedi Rıdvan.
Mustafa, elini tarak gibi kullanarak uzun saçlarını ortadan ikiye ayırdı. Kollarını kaldırarak gerindi birkaç defa. Aniden yatağından fırladı. Kapının yanında hazır bekleyen, fermuarı bozuk valizinin yanına bir şahin hızıyla vardı.
Mustafa heyecanla:
- Eski çamaşırların cebinde bozuk paralar kalmış olabilir. Çıkarsa karnımızı doyururuz, dedi.
Rıdvan olanları sadece gülümseyerek izliyordu. Mustafa'nın karamsarlık dökülen yüzünde bir şey bulabilme umudunu yansıtan küçük titreşimler oluştu.
Umuttu işte. Bir umut; kavuşmayı bekleyen… Çölde bineğini kaybeden birinin kaybettiğine kavuşması gibi bir umut... Umutsuz yaşanamazdı ya. Umuttu yarınların varlığını hissettiren.
Bir anda bütün çamaşırları valizin dışına atıp küçük bir tepecik oluşturdu. Sonunda her zaman gülme eksik olmayan yüzünde gülümsemeler oluştu. Gülücükler dağıttı odanın bunalmış havasına, duvarlara, karanlık gündüze…
- Bulduuum işte, dedi.
Kanı uyuşmuş gibi hareketsiz yatan ve yatağından çıkmayan Rıdvan, sanki kanında kezzap dolaşıyormuş gibi yerinde duramadı. Fırlayıp yataktan çıktı. Mustafa'nın elindeki bozuk iki liraya baktı.
Birbirlerine baktılar bir an. Sanki “bununla ne yapacağız?” der gibiydiler.
Mustafa:
- Buna çorba içebiliriz, sadece bir kase, dedi.
***
Durum ortadaydı. Bir kâse çorbayı ikisi içeceklerdi. Ama nasıl? Bunu hiç düşünmeden kendilerini soğuğun hükümranlığındaki dışarıya attılar.
Bu yokuşu kaçıncı kez çıktığını hatırlamıyordu bile. Hele bu lokantaya girmeyi hiç düşünmemişti. Belki de farkında bile değildi lokantanın burada olduğundan.
Mustafa, yanındaki arkadaşı Rıdvan'a yaklaştı:
- Bu lokantaya girelim, dedi.
Rıdvan, ısınmak için ellerine sıcak hava üfleyip ovuşturarak konuştu:
-Tamam, buraya girelim, diye cevap verdi.
Bunca zamandır girmedikleri bu lokantanın pek albenisi yoktu. Kapısının üstünde “Güven Lokantası” yazıyordu. Yazının girerken kendilerine bir güven verdiğini söylemek zordu. Zaten o tarafını düşünecek halleri de yoktu. Bir an önce dışarıda insanın kanını donduran soğuğun saldırısından kurtulmaları gerekiyordu.
İçeri girdiklerinde birkaç müşteriden başka kimse yoktu.
- Esselamü aleyküm, dedi Mustafa.
Bunu sürekli söylerdi zaten. Selam vermenin ve almanın kendini rahatlattığını düşünürdü.
Kasanın başında oturan, orta yaşlardaki hafif sakallı, tombul yapılı, elmacık kemiklerinin iriliği hemen göze çarpan adam:
- Ve aleyküm selam, buyurun gençler, diyerek onlara yakınlık gösterdi. Sonra da aynı yaşlardaki garsona seslendi:
- Gençlere masa aç!
Mustafa ve Rıdvan aslında dikkat çekmeden bir kâse çorba içip çıkacaklardı. Paraları ancak o kadarına yetiyordu.
Mustafa her zamanki çevikliğini burada da gösterdi. Sobanın arkasına kalan masalardan birine geçip, diğer insanların olduğu tarafa sırtlarını dönerek oturdular. Burası mahcubiyetlerini gizleyebilecekleri bir yerdi. En güzeli de masaların üzerinde duran ekmek sepetleri ağzına kadar doluydu. İstedikleri gibi karınlarını doyurabileceklerdi.
Az sonra garson masaya gelip sipariş almak istedi.
Mustafa :
- Bir çorba! dedi.
Garson, şaşkınlık içinde yanlış anladığını düşünerek tekrar sordu. Bu defa Rıdvan aynı cevabı verdi:
-Bir çorba lütfen!
Rıdvan İstanbulluydu. Konuşmaları da nezaket doluydu. Suadiye'de büyümek farklı yapıyordu insanı…
Garson biraz bocalamanın verdiği durgunluğu atlattıktan sonra geri dönüp bir kase çorbayı masaya bıraktı.
Rıdvan ve Mustafa birbirlerine baktılar. Aslında gözleri her şeyi anlatıyordu.
Gençtiler. Gönülleri belki de İspanya'da şato kuruyordu. Gerçekler gönül dinlemiyordu işte. Açtılar ve önlerinde bir çorba vardı.
Etrafı kolaçan ederek, utana sıkıla çorbayı içtiler: çorbaya ekmek banarak bol miktarda ekmekle tastaki çorba bitmişti.
Artık karınları doymuş olmanın rahatlığıyla dışarıya baktılar. Buğulanmış camdan bir şey görünmüyordu. Meğer sobadan çıtırtılar çıkıyormuş da farkında değillerdi.
***
Kendilerini kimsenin görmediği varsayarak çorbalarını içerken, onları iki göz sürekli takip ediyordu.
İki genç sadece bir çorbayı paylaşıyorlardı. Dikkatlice izledi. Yokluk ve yoksulluk kelimeleri belirdi zihninde. Duyguları galebe çaldı birden. Sahabeleri hatırladı; cömertliklerini, paylaşama duygularını… Abdurrahman bin Avf ve Said bin Rebii'yi hatırladı…
Peygamber Efendimiz, Medine'de Abdurrahman bin Avf'ı Said bin Rebii ile kardeş yaptı. Said bin Rebii, malına ve servetine onu da ortak yapmak istedi: Evimin yarısı senin… dedi.
Bunu üzerine Abdurrahman bin Avf:
- Aziz kardeşim, Allah sana ve çoluk çocuğuna bereket ihsan etsin, malını çoğaltsın! Sen bana çarşının yolunu göster, ben orada ticaret yapar ihtiyaçlarımı karşılarım.
Abdurrahman bin Avf 'ın bu sözü Peygamber Efendimize bildirilince, çok sevindi. Kendisine hayır dua etti. Bu duadan sonra yaptığı ticaret sebebiyle kısa zamanda çok zengin oldu. “Taşa uzansam, o taşın altında, ya altına veya gümüşe rast gelirdim.” derdi.
Abdurrahman bin Avf hazretlerine serveti nasıl kazandığını sorduklarında:
- Çok az kâra razı oldum. Hiçbir müşteriyi boş çevirmedim, derdi.
Abdurrahman bin Avf, Allah'ın resulünün sağlığında Allah yolunda çok mal harcadı. Üç kere malının yarısını verdi, sadaka olarak Allah yolunda dağıttı.
Kasada oturan adamın zihninden bu düşünceler bilemem kaçıncı kez akıp giderken, kendisinin ne yaptığını sorgulamaya bile fırsat bulamadan, g özünden iki damla yaş süzüldü. Zaten bu olayı ne zaman hatırlasa, iki damla yaş eksik olmazdı.
Garsonu yanına çağırdı:
- Gençlere iki döner kebap gönder, dedi.
Garson hiçbir şey demeden, emri yerine getirdi. Olanları o da takip etmişti: üzülmüştü.
Mustafa ve Rıdvan az sonra önlerine konulan döner tabaklarına şaşkın şaşkın baktılar. Sonra da garsonun yüzüne…
Garson hiçbir renk vermedi.
Mustafa duramadı. Her zamanki gibi tez canlılığı ile sordu:
- Biz istemedik ki, kim gönderdi?
Garson onların açlığının giderilecek olmasının verdiği rahatlıkla:
- Birisi gönderdi efendim, dedi.
İkram edilen şeyi reddetmek olmazdı. Yediler.
Artık doymuşlardı. Bir anda açlığın kendilerine verdiği eziyeti unuttular. Yüzleri gülüyor, gönülleri şen… Önceki günlerdeki gibi şen şakrak konuşmaya başladılar.
***
Az sonra iki fincan kahve geldi masalarına. Mustafa sobadan tarafa döndü. Sobadan sünen alev yüzüne yapışıyordu. Bir yudum çekti kahveden. Kırk yıllık hatırdan önce çocukluk yıllarına döndü.
Anneannesi geldi aklına. “Ne mübarek kadın!” dedi sessizce. Kendisine din diyanet öğretmek için ne kadar uğraşmıştı. Sonunda başarmıştı ama: torunlarının içinde tek Kur'an okuyanı oydu. Kendisiyle ne kadar gurur duymuştu. “Mustafa” dediği zaman, onun yanında akan sular dururdu. Mustafa'nın kendine güvenmesi için, çocukluğunda bile ona büyük insanlara davrandığı gibi davranırdı. Mustafa her köye gittiğinde anneannesi, ocakta yanan meşe ve ardıç odunlarının çıtırtılarının eşlik ettiği ateşte ona kahve yapardı. Karşılıklı kahve içmelerini hiçbir zaman unutamadı. İşte elindeki kahve fincanından yudumlarken kafası anneannesinin hayaliyle meşguldü. O tadı bulamadı. Bulamazdı da zaten, anneannesi ruhunu katıyordu yaptığı işe. Böyle olunca da pek bir farklı oluyordu lezzeti…
Az sonra garson elindeki hesap tabağı ile masaya geldi. Mustafa ve Rıdvan birbirlerine baktılar. Bu neydi böyle?
Biraz önce istemedikleri halde önlerine getirilen döner kebabın hesabı gelmişti.
Mustafa, Rıdvan'a bakarak:
- Oğlum, bulaşık yıkamaya hazır ol, dedi.
- Vallahi anlamadım bir şey, diyerek şaşkınlığını gizleyemeyen Rıdvan, filmlerde gördüğü bu olayın, başına geleceği endişesini gizleyemedi.
Yemekleri gönderen kasadaki patron da olanları izliyordu. Biraz sonra neler olacağını o da merak ediyordu.
İki arkadaş, kâğıtta yazılı rakamın kaç olduğu konusundaki merakını gidermek için kâğıda diğerinin bakması gerektiğini düşünüyordu. Bir süre öylece kalakaldılar.
Mustafa, bu işin yine kendine kaldığını düşünerek bir çırpıda kâğıdı alıp baktığında gözlerine inanamadı. Borç beklerken hesap kâğıdın altından yüz lira çıktı. Evet evet yüz liraydı.
Bu, onların bayramda memleketlerinde ailelerinin yanında olmasını sağlamaya yeterdi. Sevinçlerinden uçacaklardı sanki. İnsanları memnun etmek de çok kolaydı. İşte yaşananlar bunu anlatıyordu.
Şaşkınlıklarını gizleyemediler. Sadece göz göze geldiler hiç konuşmadılar.
Garsona dönüp:
- Bakar mısınız? dedi Mustafa.
Garson gelince merakını gidermek için sordu:
- Bunları kim yaptı?
Garson söylemek istemedi. Mustafa ısrarına devam edince, gözleriyle kasada oturan adamı işaret etti.
Mustafa ve Rıdvan kasaya adamın yanına gittiler.
Mustafa, minnettarlık duygularını söylemek için güzel kelimeler seçmeye çalışırken adam:
- Hiçbir şey söylemeyin. Afiyet olsun, diyerek kestirip attı.
Mustafa ve Rıdvan tekrar göz göze geldiler.
Mustafa:
- Allah razı olsun, dedi.
Adam aradığını bulmanın sevinciyle tekrar:
- Afiyet olsun, dedi. |