• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/profile.php?id=666228323
  • https://twitter.com/durancetin

SURİYE


SURİYE

877 km. uzunluğunda ortak kara sınırına sahip olduğumuz komşumuz Suriye’yi merak ediyordum. Son zamanlardaki iki devletin yakınlaşması ortada var olduğu söylenip duran düşmanlıkların ne kadar mesnetsiz ya da suni olduğunu ortaya koyuverdi.

Yirmi milyona yaklaşan nüfusla bölgede önemli bir yerde duran ülke, Türkiye sınırlarını aştıktan sonra bile hala Türkiye’deymişsin gibi bir duyguyu yaşatıyor. Hatay’dan sonra devam eden topraklar, aynı bitki örtüsü aynı coğrafyanın devamının ispatı gibi duruyor. Fıstık ağaçları, koyun sürüleri, tarlasında sabahın erken saatlerinde çalışan işçiler, nohut ve mercimek tarlaları…

Sadece bu topraklar da değil güneyine kadar olan kısımlarda mesela Busra’ya doğru oldukça verimli arazilerin varlığına şahit olmanız şaşırtıyor. Dümdüz arazileri yer yer kumluk ve kaylık kısımlar bölüyor. O kadar ki kendinizi Çumra’nın verimli topraklarındaymış gibi düşünebilirsiniz: domates, salatalık, kavun tarlaları uzanıp gidiyor alabildiğine… Akdeniz ikliminin etkisini de unutmamak gerekir sahil boyunca geniş bir şeritte…
Ülkenin resmi dili Arapçadır. Ancak büyük şehirlerde Türkçe bilen kişilerle karşılaşmanız, mutlu ediyor insanı. Bizim dilimizi de öğrenmenin prestijli olmayı sağladığını düşünenlerin sayısı az değil. Arapça bilmiyorum, diye üzülmenize gerek yok, alışverişlerinizde Türkçe konuşuluyor, Türk lirasını rahatlıkla her yerde kullanabiliyorsunuz. Bu arda paramızın itibarını görmek sizin rahat olmanızı sağlıyor. Dolar yerine, Türk lirası ne kadar güzel değil mi?

Hiç yabancılık çekmediğiniz bizden motifler, eserler, işaretler gördüğünüz şehirler size buranın da aynı olduğu düşüncesini fısıldar durur. Kaldı ki Türklere karşı bir sempatinin var olduğunu gözlemleyiveriyorsunuz. İnsanlar aynı insanlar, eserler aynı eserler… Sadece binaların taş olması dikkatlerden kaçmıyor. Boya yapılmadığı için zaman içinde esmerleşen taş binalar sanki çölün kavurduğu yüzler gibi karşınızda duruyor. Bir süre sonra kahverengiye yüz tutmuş bu binalara da alışıyorsunuz, umursamıyorsunuz.

Bir de Suriye ucuz ülke. Ama son zamanlarda mazota yapılan % 300lük zam Suriyelileri de şaşırtmış. Bu arada pirince de yüklü bir zam gelmiş. Bu sebepten fiyatlarda kısmen bir kıpırdanma söz konusu. Daha önce 45 Ytl eden 1 Suriye (Lira) Pound’u şimdilerde 35 Ytl ediyor.

Suriye yolculuğu uzun olduğu için yolculuğun verdiği kırgınlık ile başladığımız gezi, yeni yerler görmenin veriliği zindelikle devam etti.

İlk durağımız dünyada Hz. İsa’nın kullandığı Aramice’yi yegâne kullanan Malûle. İlginç bir yapılanması var. Camilerle kiliseler yan yana duruyor. Dağların arasına sıkışmış bir kasaba Malule. Tepeden baktığınız zaman Kapadokya’yı anımsatıyor. Hıristiyanların yoğunlukta yaşadığı kiliselerin varlığından anlaşılıyor. Tepede yıldızı çok bir otelde kahvaltımızı açık büfe olarak yapıyoruz. Uzun zamandır aç kalan midelerimiz bayram ediyor. Evet, artık daha rahat bir geziye devam edebiliriz diye konuşuyoruz. Tepeden kasabaya, sonra da açılıp giden çöle uzanıyor gözlerimiz.

Yolculuğun yönü artık tarihi dokusuyla, konumu, yapısı, canlılığı ile dillerden düşmeyen Şam’a doğru devam ediyor… Sadece 60 km sonra ulaşacağımız bu yolculuk boyunca gözlerimiz farklı dokular görebilmenin telaşıyla sağa sola kayıp gidiyor.

Suriye'nin başkenti Şam, aynı zamanda Arap dünyasının en eski ve kalabalık şehirlerinden birisi. Deniz seviyesinden 690 m. Yükseklikte Barada Nehrinin oluşturduğu bir vahada yer alan Şam, “Dimeşk” ismiyle tanınır. Otobüsle şehir turu atıyoruz. Kalabalık caddeler akıyor. Beş milyonu aşan bir nüfus var Şam’da. Caddeler geniş, sokaklar farklı, evler mevkie göre kat sayısıyla boy gösteriyor. Gözler her tarafta bir Osmanlı eseri görüyor. İçinizden Osmanlı dedelerimizin yaptığı hizmetler akıveriyor. Her yere ayırmadan hizmet götürmüşler. Çalışmışlar ümmete hizmet için. İşte diyorsunuz ispatı karşımızda duruyor. Camiler, saat kuleleri, kubbeler, minareler, hanlar, hamamlar, medreseler… Biraz daha özelleştirirsek Hamidiye Kapalı çarşısı ve Hicaz demiryolu istasyonu kentteki belli başlı Osmanlı eserleridir. Sadece Şam'da 120 civarında Türk eseri bulunmaktadır.

Emeviye Camisi: Şam’ın en büyük, en eski ve görkemli camisidir. Görünce etkisinde kaldım uzun süre. Zihnimde Sanat tarihi derslerinden yer etmiş, ulaşılmaz ve nadide Emevi Camisi bütün heybetiyle karşınızda duruyor. Son cemaat mahalli ile birlikte en çok cemaat alabilen bu camiyi anlatmak çok kolay değil. Avlusu, minareleri, şadırvanı, müştemilatı ve Hz Yahya Peygamberin türbesi…

İmam-ı Hüseyin'in başı, Yezid'in adamları tarafından Kerbela'da kesilerek Şam'a getirilmiş ve bu caminin bir bölümü olan yerde teşhir edilmiştir. Şimdi o mekân içiniz burkularak ziyaret ediyor ve o dönemi hatırlayarak hayıflanıyorsunuz. Emeviye Caminin avlusunda bulunan 8 sütun üzerine yükselen hazine kubbesi, kamu hazinesini korumak amacıyla Abbasiler döneminde yapılmış. İmam-ı Gazali meşhur eseri İhya-u Ulumid-din'i bu camide kaleme almıştır. Ayrıca Bediüzzaman Said Nursi ünlü Şam Hutesi'ni (Hutbe-i Şamiye) 1911 yılında bu camide irat etmiştir.

Salahaddin-i Eyyubi'nin mezarının bulunduğu türbe Emeviye Camisi avlusunda bulunmaktadır. Aynı türbe içerisinde eşinin de mezarı var. Ayrıca Selahaddin-i Eyyubi türbesinin avlusunda, 1914 yılında Filistin'de uçakları düşen ve ilk hava şehitlerimiz olan Fethi Bey, Sadık Bey ve Nuri Bey'in mezarlarını geçmişe dönerek ziyaret etmenin bahtiyarlığını yaşadım.

Emeviye Caminin hemen yanında başlayan Hamidiye Çarşısı, 1863 yılında Osmanlı Padişahlarından Sultan Abdülhamid Han tarafından yaptırıldığı için Hamidiye Çarşısı adı verilmiştir. Yapı olarak İstanbul'daki kapalı çarşıyı andıran bir kilometre uzunluğundaki Hamidiye Çarşısı en çok rağbet edilen alışveriş mekânlardan birisi. Baştan başa birkaç kez turladığım çarşıda aradığınız birçok şeyi bulmanız mümkün. Çarşısının Türk ziyaretçileri oldukça fazla.

Hicaz Demiryolu Projesi'ni ilk olarak Osmanlı Padişahı 2. Abdülhamid ortaya attı ve Hicaz Demiryolu İradesi'ni 2 Mayıs 1900 tarihinde yayınladı. Hicaz Demiryolu yapımına ise 1 Eylül 1900'da başladı. Bu proje bir bakıma Bağdat demiryolu hattının devamıydı. İki demiryolu birleşince İstanbul, Şam üzerinden kutsal Mekke ve Medine'ye bağlanacaktı. Hesaplara göre İstanbul'dan Mekke'ye demiryolu ile ulaşım 120 saatte gerçekleşecekti. Bunlar gerçekleşmedi ama Osmanlının tapu senedi gibi Şam’ın ortasında dimdik ayakta duran bu yapının önünde bir kara tren maketi de süslüyor. İç mekânını gezerken Türkiye’de gördüğünüz istasyonlardan birinde olduğunuzu düşünebilirsiniz. Bu günlerde kitap sergileri ile ziyaretçilerini kabul ediyor. Bu muhteşem yapının sizdeki izleri Osmanlı dedelerimize olan güveninizi tazeleyiveriyor.

Osmanlı mimarisinin örneklerinden olan Süleymaniye Külliyesi, 1554 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından Mimar Sinan'a yaptırılmıştır. Külliye'ye 1566 yılında Süleymaniye Medresesi eklenmiştir. Mimar Sinan'ın "Kalfalık eserlerimden biridir" dediği külliye Türkiye’dekiler ile aynı. Külliye kısmında da turistik eşyalar satan dükkânlar ile tarihi mesleklerini yaşatmaya çalışıyorlar. Geleneksel el sanatlarını bu tarihi mekanda ziyaretçilere sunuyorlar.

Ayrıca Külliye içerisinde, 1926 yılında İtalya'nın San Romeo kentinde vefat eden son Osmanlı Padişahı Sultan Vahdettin'in mezarı da yer almakta. Son dönem Osmanlı padişahlarının torunlarından bazılarının mezarlarının da içerisinde bulunduğu bu küçük mezarlığı büyük bir ihtimamla ziyaret ettim. Dünyayı titretmiş insanların mezarlarını ziyaret etmek ayrı duyguların oluşmasını sağlıyor. İbret diyorum içimden. İnsan için en önemli uyarıcı. “Bir zamanlar sultandı, şimdi burada.” diyorum yanımdaki arkadaşıma. “Ölümlü dünya, ölümü unutmamak gerek” diye söyleniyorum. Sonra mezarın yanına çöküyor Fatihalar okuyup dualar ediyorum. Ve Osmanlının muhteşem yıllarını düşünüyorum, yaptıkları hizmetleri…

Bir başka ziyaret durağımız: Seyyide Zeynep (r.a). Peygamber Efendimizin torunu, Hz. Ali ve Hz. Fatma'nın kızları, İmam-ı Hasan ve Hüseyin'in kız kardeşi. Kabri (diğer bir rivayete göre ise makamı) Şam'daki Seyyide Zeynep camii içinde. Hz. Zeynep Kerbela vakasını bizzat yaşamış, bütün yakınlarının ölümünü izlemiş, çok cefalar çekmiş, yüksek manevi makamlara sahip hanımlar arasında. Bu muhteşem yapıyı ziyaret esnasında deruni duygularınız keskinleşiyor. Altın sarısı kubbe göz alıyor. İranlı ziyaretçilerin yoğunluğunu gözlemliyorsunuz. Minarelerinin farklılığı dikkatinizden kaçmıyor.

Muhyiddin-i Arabi,  Şam'da, kalbi para sevgisiyle dolu bir grup kimseye; "Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır." dedi. Orada bulunanlar bu sözü anlayamadılar ve 1240 yılında 75 yaşında iken Muhyiddin-i Arabi’yi şehit ettiler. Halk onu Şam'da bir yere defnetti ve büyüklüğünü anlayamadıkları için de kabrinin üzerine çöp döktüler. 276 yıl sonra Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim Şam'a girdiğinde "Sin Şın'a girince benim kabrim ortaya çıkar" sözünün ne demek olduğunu anladı ve araştırarak Muhiddin'i Arabi’nin kabrini buldu. Çöpleri temizleterek, kabrin üzerine güzel bir türbe, yanına cami ve imaret yaptırdı. Ayrıca Şeyh Muhyiddin'in vefatından önce ayağını yere vurarak; "Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır" buyurduğu yeri tespit ettirip, orayı kazdırdı. Orada küp içinde altın çıktığı görüldü. Bundan "Siz, Allah'a değil de, paraya ve altına tapıyorsunuz" demeyi kastettiği anlaşıldı. Bu rivayet aktarımından sonra Muhyiddin-i Arabi Camii ve türbesinin sade ve güzelliğinden de bahsetmek gerekir. İçten niyaz, yakarış, kurtuluş istemenin güzelliğinden… İki rekâtlık bir namazın içinizde açacağı yollardan… Manevi havayı teneffüs etmekten...

Şam’daki yoğun günlerimiz devam etti gitti. Ehli Beyt Mezarlığı olarak bilinen (Bab'üs Sağir) mezarlığını ziyaret günlerinizi alabilir. Kimler yok ki? Bilal-ı Habeşi, Abullah Bin Ümmi Mektum (r.a.)…

Busra’yı ziyaretten bahis açmazsak haksızlık etmiş olurum. Şam’da gecelediğimiz ilk günün sabahında Busra’ya hareket başladı. Kilometrelerce uzaklıktaki hedefe kilitlenmişken Rehberimiz Suriye Türklerinden olan Muhammed’in farklı Türkçesiyle Hz. Peygamberimizin 12 yaşlarındayken amcası Ebu Talib ile ticaret kervanıyla Şam’a olan yolculuğunun Rahip Bahîra tarafından nasıl yarıda kesildiğini dinliyoruz. Peygamberimizin çocukluğunda ayak izleriyle devesinin ayak izlerinin hala korunuyor olmasından etkilenerek defalarca dinlediğim bu kervan yolculuğunun detaylarını hatırlıyorum. Babasız ve annesi vefat eden bir çocuk olan Hz. Muhammed’in Allah’ın korumasında oluşunu, bir bulutun yolculuk boyunca onu takip edişini, Rahip Bahîra’nın onun müjdelenen peygamber olduğunu tespit etmesi, Şam’a gittiği takdirde oradaki Yahudiler tarafından öldürüleceğini, onun için geri dönmeleri gerektiğini, amcası Ebu Talib’in de buradan geri dönüşünü... Ömer Camiini ziyaret ediyoruz. Romalılar zamanında yapılmış olan ve hala kullanabilir en eski antik anfitiyatro, sütunlar, kemerler ile Selçuklular döneminden kalan han ve hamamlar, Rahip Bahîra’nın kilisesi, derken dönüş başladı. Dönüş yolunda Türkiye’den beri tur şirketinin temsilcisi olarak bizlere eşlik eden İbrahim’in keşfedilmeyi bekleyen sesiyle ilahiler, türküler, şarkılar dinliyoruz. Yolculardan bazılarının da mikrofon kapma yarışında yer almış olması yaklaşık 130 km.lik yolun çabuk bitmesine sebep oldu.

Suriye'nin üçüncü büyük şehri Humus’a akşam ezanıyla birlikte ulaştık. Halid Bin Velid Camiinin görüntüsü tek kelimeyle muhteşemdi. Cemaatle kıldığımız akşam namazını müteakip cami içindeki türbeye titreyerek yöneliyorum. Heyecan duymamak gayri kabil. Hz. Peygamberin, hakkında "Ne güzel kul!" diye buyurduğu sahabe. Seyfullah (Allah'ın Kılıcı) Lakaplı, Suriye’nin tamamını fethedip İslam topraklarına katan Halid Bin Velid’in huzurundayım. Vefatı sırasında "Vücudumda hiçbir yer yok ki, bir kılıç, mızrak veya ok yarası bulunmasın. Ama şimdi yatağımda uzanarak ölüyorum, cephelerde ölmeliydim. Savaşlarda ölümü aradım ama ölüm bana oralarda nasip olmadı. Korkakların gözü aydın olsun! Artık İslam'ın Halid'i yok." dediği rivayet edilir. Türbedeki kabrinin yanındaki küçük kabir de Hz. Halid'in oğlu Abdurrahman'a ait. Ayrıca cami içerisinde Hz. Ömer'in oğlu Ubeydullah'ın kabri de var. Onlara dua etmenin zevki, yaşanması gereken duygulardan. Vakit geçirmeden Hama’ya hareket ediyoruz. Mahzun Hama’ya, mazlum Hama’ya…

Suriye'nin dördüncü büyük şehri Hama’da yorgunluğu atmak için dolapların tam karşısındaki otelimize yerleştik. Dolapların gece görüntüsü inanılmaz güzellikte kendine bakanlara güzellik temaşası sunuyor. “Dolap niçin inilersin, derdim vardır inilerim.” ilahisini mırıldanıyorum. Yunus Emre’nin bahse konu dertli dolapları, zamanında şehre su sağlamak için kullanılmış.

Sabah kahvaltısı ile birlikte Hama turu otobüsle atılıyor. Sonra da Halep’e doğru yolculuk başlıyor. Ama Hama hâla Hüzünlü gibi geldi bana. Günahsız insanların katledildiği yıllardan üflediği anlamlı bir duruşu vardı evlerin, insanların, dağların bile…

Yolda bir ziyaret mahalli daha vardı. Ana yoldan ayrılıp bir kasabaya yöneldik. Önemli bir isimdi hedefimiz: Ömer Bin Abdülaziz. Emevî halifelerinin sekizincisidir. Annesi, Hazret-i Ömer'in oğlu Âsımın kızıdır. Kendisinden "Adâlette ikinci Ömer" olarak söz edilir. Ayıca Müslümanlar Ömer Bin Abdulaziz'i İslam'ın 5. Halifesi olarak kabul ederler. Ömer Bin Abdülaziz'in Halife Süleyman b. Abdülmelik'in ölümünden sonra Halife seçildi. Abdülmelik'in oğulları Yezid ve Hişam tarafından buna itiraz edilmişse de halkın teveccühüyle Ömer b. Abdülaziz Halife oldu. Halife Ömer, Müslüman olanların hangi ırktan olursa olsun diğer Müslümanlarla eşit olduklarını açıkladı. Onlardan vergi (haraç) alınmayacağını ifade etti. Savaştan ziyade barışı esas alan Ömer, bu tutumundan dolayı birçok kabilenin Müslüman olmasını sağladı. İki sene beş aydan fazla sürmemiş olan Hilafeti esnasında, içte ve dışta fevkalade hayırlı işler yapmıştır. Fitnecilerin fitnesine maruz kalan Halife, hicrî 101 yılının Recep ayında vefat etti. Mezarı Halep'e 80 km kadar uzaklıkta bulunan Maarratün-Numan’da onun huzurundayız. Çok sade bir türbesi var. Sadece iki taşı olan ince uzun bir mezar. Allah rahmet eylesin.

Ve artık Halep: Sanki bir Gaziantep, Hatay, Bursa ya da Konya… İnsanları aynı, alışkanlıkları aynı, davranışları bile aynı… Türkçe konuşanların sayısı çok fazla. Türk lirasını istediğiniz her yerde kullanabileceğiniz bir şehir. Türk sınırlarına yaklaşık sadece 60 km. mesafede bulunan Halep, aynı zamanda Suriye'nin ikinci büyük şehri. Halep ünlü ve görkemli kalesinin dışında cami, medrese, han ve hamamları kadar büyük kiliseleri de var. Ürettiği ipeği ve sabunları ile şöhreti olan Halep'in çevresinde bol miktarda yetişen fıstıklarla yapılmış tatlıları da unutmamak gerekir. Tatlıcının önünde geçen saatlere hayıflanıyorum. Halep’in tatlısını da lamdan gitmek olmazdı. Sadece bunun için katlandık boşa geçen saatlere.

Şehirden 50 metre yükseklikteki doğal bir tepenin üstüne kurulmuş olan Halep Kalesi, şehre tepeden bakmaya devam ediyor.

Halep’in en ünlü camisinden başlamak istiyorum: Zekeriya (a.s) Camii (Umeyyed Camii). Halep’in merkezinde olan caminin yapımına Emevi Halifesi El Velid Bin Abdülmelik tarafından başlanmış ve 715-717'de Halife Süleyman döneminde bitirilmiş. Memluklular ve Osmanlılar döneminde tamirler ve ekler yapılmıştır. İçerisinde Hz. Yahya'nın babası olan Hz. Zekeriya peygamberin türbesi de bulunmakta. Halkı tarafından şehit edilmiş olan bir peygamberin huzurunda neler hissedebileceğinizi sizlerin düşünmesini istiyorum. Dua ediyorum defalarca… Ama günümüz insanının peygamber huzurunda olması bile bir başka oluyor: Dünya telaşesi alıp Halep caddelerine sürüklüyor. Kızıma bunu, oğluma şunu alacağım, düşüncesi kapalı çarşıya sevk ediyor.

Öyle sıradan bir çarşı değil burası iç sokaklarının uzunluğu 10 km den fazla olduğu söyleniyor. İçinde yok yok. Birbirini takip eden hanlardan oluşan sokaklar birbirine bağlanmış, içi içe geçmiş, dehlizler gibi…

Bu sokakların birinden Bimaristan’ a ulaşıyorsunuz. Memluk Valisi Argun Al Kamil tarafından akıl hastaları için yaptırılan Bimaristan, bir zamanlar su ve müzikle tedavinin uygulandığı önemli bir sağlık merkeziymiş.

Çarşıda dolaşırken ilk bakışta kaybolacağınız hissine kapılıyorsunuz ama bir zaman sonra artık alışıyorsunuz. Rengârenk cıvıl cıvıl bir çarşı. Bırakın saatleri, günlerce gezseniz bitirmeniz zor. Sanki masallar dünyasında yolculuk yaptığınızı hissine kapılıyorsunuz. Ama Halep bu çarşıdan ibaret değil. 4-5 milyonluk büyük bir şehir.

Caddelere yalnız çıkmayı, yalnız gezmeyi düşünerek dalıyorum. Dolaşıyorum. Hiç yabancılık çekmiyorum. Sanki Türkiye’deyim. Sanki tanıdık simalarla selamlaşıyorum. Ben Arapça konuşmaya onlar Türkçe konuşmaya çalışıyor. Geniş caddeler, egzotik bir havayla burun buruna etrafınızı seyre dalıyorsunuz.

Türkiye dönüş için verilen saat geldiğinde Zekeriya Caminin önünde toplandık. Otobüse bindiğimizde tadı damağımızda kalmış bir gezinin mahmurluğunu yaşıyordum.

Evet Suriye gezilmeli. Üstelik şehirler tek tek ve ayrı zamanlardaki turlarla. Bu benim düşüncem. Üç günde Suriye’nin gezilmeyeceği aşikâr. Müslümanlar tarafından Mübarek Şehir olarak kabul edilen Bilad'uş Şam, Halep, Hama, Humus, Busra…

Bizden kültür, bizden inanç, bizden insan ve şehirler…

 

 

 

 

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz
SÖYLEŞİ VE İMZA
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam4
Toplam Ziyaret214873