Şanlıurfa: Bir Gün, Bin Yıl
Sabahın erken vaktinde, şehrin henüz uyanmaya başladığı o serin saatlerde samimi, içten ve güler yüzüyle Nihat Hoca bizi karşıladı. Kısa bir hoşbeşin ardından, Urfa’nın yazısız kuralını hatırlatırcasına, “Hadi!” dedi, “Önce karın doyuracağız.”
İstikametimiz mahalle arasında salaş ama samimi bir çorbacıydı. Kapıdan içeri adım atar atmaz genzimizi yakan o tanıdık ve iştah kabartan buhar yüzümüze çarptı: Keskin bir sarımsak, ağır ağır pişmiş et ve tabii ki isot kokusu... İçerisi tıklım tıklım doluydu. Tanıdık tanımadık herkes aynı masanın etrafında, aynı kâseye kaşık sallamanın huzurunu yaşıyordu. Önce masamıza, etleri lokum gibi dağılan, üzerinde kırmızı yağların yüzdüğü kelle paça geldi. Ardından nohutlu salata ve tırnak pide... Pideyi çorbaya bandıra bandıra yerken Nihat Hoca gülerek ekledi: “Burada kahvaltı çorbayla başlar ve biter.” Haklıydı; bu lezzet, güne başlamak için gereken tüm enerjiyi veriyordu.
Kahvaltının ardından Nihat Hoca’nın arabasına atlayıp şehrin yeni yüzünü; o gri, ruhsuz, birbirinin kopyası beton yığınlarını hızla geride bıraktık. Birkaç dakika sonra zamanın rengi değişti; eski mahallelerin taş sokaklarına, tarihin kalbine daldık.
Dakikalar sonra Hz. Eyyüb Sabır Makamı’ndaydık. Kapıdan içeri girer girmez hava bir anda değişti. Dışarının kuru sıcağı, yerini rutubetli bir serinliğe ve derin bir sükûnete bıraktı. Dar koridorlardan geçip taş duvarlardaki eski yazıtları süzerek o mağaraya ulaştık. Burası, Eyyüb Peygamber’in yara bere içinde kaldığı, bedeninin çürüdüğü ama ruhunun ve inancının dimdik ayakta kaldığı yerdi. Duvarlardan sızan su damlaları, bin yıldır şaşmayan bir ritimle yere düşüyordu: Dam... dam... dam... Bu ses, sanki sabrın kendi kalp atışıydı. İçeride çıt çıkmıyor, insanlar sessizce dua ediyordu; duyulan tek ses kalplerin çarpıntısıydı. Çıkarken omuzlarımıza görünmez bir yük bindiğini hissettik; ama bu insanı ezen değil, aksine ayakta tutan manevi bir yüktü.
Bu ruh haliyle kale eteğindeki seyir tepesine çıktık. Şanlıurfa, tüm yaşanmışlığıyla ayaklarımızın altındaydı. Başımızı kaldırdığımızda, üç burcuyla dimdik duran ve hâlâ Nemrud’a meydan okuyan Urfa Kalesi’ni gördük; bayrağımız en yüksek burçta dalgalanıyordu.
Ve hemen aşağıda, şehrin turkuaz gerdanlığı: Balıklıgöl.
Göl, sanki yeryüzüne dökülmüş bir avuç cennet gibiydi. Suyu o kadar derin ve canlı bir turkuazdı ki insan bakmaya kıyamıyordu. İçindeki binlerce balık, adeta canlı bir mozaik gibi ahenkle hareket ediyordu. Kutsal sayılan bu sazanların pulları, güneş vurdukça bronz, altın ve gümüş tonlarında parıldıyor; bazılarının zeytin yeşili sırtları, soluk altın rengi karınlarıyla suya karışıyordu. Hepsi bir ağızdan sessiz bir zikir çekercesine dönüp duruyordu. Güneş ışığıyla elmas tarlasına dönen su yüzeyinde, rüzgârın oluşturduğu minik dalgacıklar balıkların sırtına nazikçe dokunup geri çekiliyordu. Bir süre hiç konuşmadan, sadece bu mistik döngüyü izledik.
Aşağı inip göl kenarında yürürken ayaklarımız ıslak taşlara değiyordu. Balıklar, sanki rızıklarını bekleyen dervişler gibi kıyıda toplanmıştı. Her ne kadar yasak olsa da ziyaretçiler parmak uçlarıyla bir tutam yem serpiyor, o anda gölün yüzeyi binlerce ağzın açılıp kapanmasıyla adeta kaynıyordu. Suyun nefes aldığını hissettiğimiz an, işte o andı.
Gölün kaynağına, suyun doğduğu mağaramsı oyuğa yürüdük. Su, oradan gürül gürül fışkırıp kayalara çarparak beyaz bir dantel örüyordu. Karanlık ve serin mağaranın içinden gelen suyun sesi, sanki asırlardır aynı duayı okuyordu.
Gölün çevresini saran camiler ise bu kutsal mekânın sessiz nöbetçileri gibiydi:
Gölün kalbinde, taşları gözyaşıyla cilalanmış Halil-ür Rahman Camii,
Beyaz minaresiyle gökyüzüne bir ok gibi saplanan Rızvaniye Camii,
Yeşil kubbesiyle balıkların üstünde bir taç gibi duran Dergâh Camii. Ve hemen yanlarında, daha küçük, daha koyu yeşil ve daha hüzünlü Ayn Zeliha Gölü... Zeliha’nın gözyaşlarından doğduğuna inanılan bu göl, sanki hâlâ o kadim hüznü taşıyordu.
Sonra daracık çarşılara daldık. Duvarların birbirine o kadar yakın olduğu sokaklarda, omuzlarınız tarihe sürtünerek yürüyorsunuz. Mor, bordo, yeşil feraceli kadınlar; şal-şepik giymiş, başlarına poşu sarmış erkekler... Şehrin yerlileri bu taş duvarlarla ne kadar uyumluysa, tişörtlü turistler bir o kadar şaşkın ve hayran dolaşıyordu. Bakır çekiçlerinin ritmik sesi, isotun yakıcı kokusu ve taze peynir kokusu birbirine karışıp genzimize doluyordu.
Son durağımız asırlık dut ağacının gölgelediği taş avlusuyla Gümrük Hanı oldu.
Nihat hocanın misafirperverliği hiç eksik olmadı. Oturur oturmaz masamıza gelen künefe, tepsiden yeni çıkmış kızıl bir ateş gibiydi. Üstü fıstık yeşili, altı kaymak beyazı... Çatalı vurduğunuzda çıkan o "çıt" sesi avlu duvarlarında yankılanırken, ağzınızda eriyen peynir ve boğazınızdan kayan şerbet, lezzetin zirvesiydi. Yanında gelen köpüklü, ağır bir dibek kahvesi ise bu ziyafetin mührü oldu. Çarşıdan aldığımız isot ve salçaların kokusu hâlâ burnumuzdaydı.
Gümrük Hanı’ndan çıkarken Balıklıgöl bize son bir kez göz kırptı. Suyun üstünde turuncu, mor ve altın rengi ikindi yansımaları oynaşıyordu. Balıklar hâlâ yüzüyor, insanlar hâlâ dua ediyor, taşlar hâlâ konuşuyordu.
Anladım ki Urfa, sadece bir şehir değil; bir "hâl"dir. Çorbasıyla uyanan, gölüyle nefes alan, Eyyüb’ün sabrıyla ayakta duran ve künefesiyle tatlanan bir ruh hali... O hal, insanın içine bir kere girdi mi bir daha çıkmaz. Eğer bir gün yolunuz düşerse acele etmeyin. Çünkü Urfa ziyareti orada bitmez, etkisi bir ömür sürer.