• https://www.facebook.com/duran.cetin.396058
  • https://api.whatsapp.com/send?phone=+905055470464
  • https://twitter.com/durancetin
  • https://www.instagram.com/durancetin
  • https://www.youtube.com/@durancetin1
  • Anasayfa
  • Site Haritası

Sakarya Gezi Yazısı

Sakarya

Çınarların Gölgesinde, Kelimelerin İzinde

Sakarya sabahı, eşim ve kızımla birlikte bizi hareketli ve bereketli bir çehreyle karşıladı. Güne ailecek şehrin damarları sayılan çarşıları ve caddeleri adımlayarak başladık. Adapazarı’nın o kendine has dinamizmi, esnafın güler yüzü ve sokakların canlılığı eşliğinde bir süre birlikte aktık kalabalığın içinde. Şehri önce yüzeysel, görünen yüzüyle tanıdık.

Ancak öğle vakti yaklaştığında benim için yolculuğun seyri değişecekti. Sakarya’ya gelip de meşhur Islama Köfte yemeden dönmek olmazdı elbette. Eşim ve kızımı damak çatlatan o lezzeti tatmaları için şehrin en namlı köftecisine bıraktım. Onlar gastronomi dolu bir öğle molasına hazırlanırken, ben ruhumu doyuracak başka bir durağa, buluşma noktamız olan kitapçıya doğru süzüldüm.

Kitapçının kapısından girer girmez, dışarıdaki şehrin gürültüsü yerini kâğıt kokusuna ve huzurlu bir sessizliğe bıraktı. Rafların arasında gezinirken, şehrin hafızası, yazar Fahri Tuna ile buluştuk. Ayaküstü başlayan “merhaba” rafların arasında derin ve ufuk açıcı bir kitap sohbetine dönüştü. Kelimelerin dünyasında kaybolmuşken vaktin nasıl geçtiğini anlamadık.

Fahri Hoca ile kitapçıdan çıktığımızda, artık bir turist değil, bir misafirdim. İlk istikametimiz şehrin manevi kalbi Orhan Camii oldu. Öğle ezanının huzur veren sesiyle saf tuttuk, namazımızı eda ettik. Çıkışta, cami avlusundaki o asırlık çınarların gölgesine sığındık. O ağaçlar ki bu şehrin geçirdiği depremleri, acıları ve yeniden doğuşları sessizce izlemiş en yaşlı tanıklardı.

Orhan Camii’nin huzurundan ayrılıp, civardaki çarşıları müzeleri, tarihi mekanları ve ara sokakları arşınlamaya başladık. Fahri Hoca, beni bu şehrin ruhunu en saf haliyle hissedebileceğim bir ara sokağa, samimi bir çay ocağına götürdü. Eşim ve kızım şu an o meşhur köfteleri yerken, biz Fahri Hoca ile alçak taburelere çökmüş, Adapazarı’nın olmazsa olmaz ritüelini gerçekleştiriyorduk: Simit, Helva ve Çay.

İtiraf etmeliyim ki; o an yediğim çıtır simidin ve ağızda eriyen helvanın tadı, bana dünyanın en mükemmel sofrasından daha lezzetli geldi. Çünkü katığımız sadece helva değil, Fahri Hoca’nın "Sakarya aşkı" ile demlediği muhabbetti.

Çaylarımızı yudumladıktan sonra, şehrin ana caddesine, Bulvar’a çıktık. Fahri Hoca, bastığımız her taşı konuşturuyordu sanki. Eliyle işaret ettiği binaların, geçtiğimiz kaldırımların sadece betondan ibaret olmadığını; üzerlerindeki yaşanmışlıkları bir meddah edasıyla anlattı.

Konu edebiyata gelince adımlarım yavaşladı. Bu caddelerde sadece biz yürümüyorduk; Sait Faik’in insan sevgisi, Faik Baysal’ın toplumsal gözlemleri ve daha nice yazar ve şairin gölgesi de bizimleydi. Fahri Hoca, Sakarya’nın yetiştirdiği kalem erbabını anlatırken, bu şehrin toprağının ne kadar bereketli bir edebiyat mayasına sahip olduğunu iliklerime kadar hissettim.

Ve sonra insanlara baktık... Fahri Hoca, caddeden akan kalabalığı gösterip o meşhur yetmiş iki millet gerçeğini fısıldadı. Manav’ı, Çerkes’i, Abaza’sı, Laz’ı, Boşnak’ı, Arnavut’u... Farklı dillerin, farklı kültürlerin bu "Kardeşlik Coğrafyası"nda nasıl tek bir yürek olup "Sakaryalı" kimliğinde buluştuğunu anlattı.

Gezinin sonunda Fahri Hoca, o güne dair en kıymetli hediyeyi, kendi yazdığı kitapları takdim etti bana. Kitapları alırken gözlerinde gördüğüm samimiyet ve Sakarya’yı anlatma aşkı gerçekten takdire şayandı.

Akşamüzeri ailemle tekrar buluştuğumuzda, onların yüzünde güzel bir yemeğin mutluluğu, benim ruhumda ise bir şehrin kalbine dokunmanın huzuru vardı. Sakarya’dan ayrılırken anladım ki; ben o gün sadece bir şehri gezmemiş koca bir hikâyeyi dinlemiştim.