• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/profile.php?id=666228323
  • https://twitter.com/durancetin
Site İçeriği

Kültür Dünyamız videoları
Duran Çetin
durancetin@hotmail.com
Şanlıurfa Gezi Yazsı
16/01/2026

Şanlıurfa: Bir Gün, Bin Yıl

Sabahın erken vaktinde, şehrin henüz uyanmaya başladığı o serin saatlerde samimi, içten ve güler yüzüyle Nihat Hoca bizi karşıladı. Kısa bir hoşbeşin ardından, Urfa’nın yazısız kuralını hatırlatırcasına, “Hadi!” dedi, “Önce karın doyuracağız.”

İstikametimiz mahalle arasında salaş ama samimi bir çorbacıydı. Kapıdan içeri adım atar atmaz genzimizi yakan o tanıdık ve iştah kabartan buhar yüzümüze çarptı: Keskin bir sarımsak, ağır ağır pişmiş et ve tabii ki isot kokusu... İçerisi tıklım tıklım doluydu. Tanıdık tanımadık herkes aynı masanın etrafında, aynı kâseye kaşık sallamanın huzurunu yaşıyordu. Önce masamıza, etleri lokum gibi dağılan, üzerinde kırmızı yağların yüzdüğü kelle paça geldi. Ardından nohutlu salata ve tırnak pide... Pideyi çorbaya bandıra bandıra yerken Nihat Hoca gülerek ekledi: “Burada kahvaltı çorbayla başlar ve biter.” Haklıydı; bu lezzet, güne başlamak için gereken tüm enerjiyi veriyordu.

Kahvaltının ardından Nihat Hoca’nın arabasına atlayıp şehrin yeni yüzünü; o gri, ruhsuz, birbirinin kopyası beton yığınlarını hızla geride bıraktık. Birkaç dakika sonra zamanın rengi değişti; eski mahallelerin taş sokaklarına, tarihin kalbine daldık.

Dakikalar sonra Hz. Eyyüb Sabır Makamı’ndaydık. Kapıdan içeri girer girmez hava bir anda değişti. Dışarının kuru sıcağı, yerini rutubetli bir serinliğe ve derin bir sükûnete bıraktı. Dar koridorlardan geçip taş duvarlardaki eski yazıtları süzerek o mağaraya ulaştık. Burası, Eyyüb Peygamber’in yara bere içinde kaldığı, bedeninin çürüdüğü ama ruhunun ve inancının dimdik ayakta kaldığı yerdi. Duvarlardan sızan su damlaları, bin yıldır şaşmayan bir ritimle yere düşüyordu: Dam... dam... dam... Bu ses, sanki sabrın kendi kalp atışıydı. İçeride çıt çıkmıyor, insanlar sessizce dua ediyordu; duyulan tek ses kalplerin çarpıntısıydı. Çıkarken omuzlarımıza görünmez bir yük bindiğini hissettik; ama bu insanı ezen değil, aksine ayakta tutan manevi bir yüktü.

Bu ruh haliyle kale eteğindeki seyir tepesine çıktık. Şanlıurfa, tüm yaşanmışlığıyla ayaklarımızın altındaydı. Başımızı kaldırdığımızda, üç burcuyla dimdik duran ve hâlâ Nemrud’a meydan okuyan Urfa Kalesi’ni gördük; bayrağımız en yüksek burçta dalgalanıyordu.

Ve hemen aşağıda, şehrin turkuaz gerdanlığı: Balıklıgöl.

Göl, sanki yeryüzüne dökülmüş bir avuç cennet gibiydi. Suyu o kadar derin ve canlı bir turkuazdı ki insan bakmaya kıyamıyordu. İçindeki binlerce balık, adeta canlı bir mozaik gibi ahenkle hareket ediyordu. Kutsal sayılan bu sazanların pulları, güneş vurdukça bronz, altın ve gümüş tonlarında parıldıyor; bazılarının zeytin yeşili sırtları, soluk altın rengi karınlarıyla suya karışıyordu. Hepsi bir ağızdan sessiz bir zikir çekercesine dönüp duruyordu. Güneş ışığıyla elmas tarlasına dönen su yüzeyinde, rüzgârın oluşturduğu minik dalgacıklar balıkların sırtına nazikçe dokunup geri çekiliyordu. Bir süre hiç konuşmadan, sadece bu mistik döngüyü izledik.

Aşağı inip göl kenarında yürürken ayaklarımız ıslak taşlara değiyordu. Balıklar, sanki rızıklarını bekleyen dervişler gibi kıyıda toplanmıştı. Her ne kadar yasak olsa da ziyaretçiler parmak uçlarıyla bir tutam yem serpiyor, o anda gölün yüzeyi binlerce ağzın açılıp kapanmasıyla adeta kaynıyordu. Suyun nefes aldığını hissettiğimiz an, işte o andı.

Gölün kaynağına, suyun doğduğu mağaramsı oyuğa yürüdük. Su, oradan gürül gürül fışkırıp kayalara çarparak beyaz bir dantel örüyordu. Karanlık ve serin mağaranın içinden gelen suyun sesi, sanki asırlardır aynı duayı okuyordu.

Gölün çevresini saran camiler ise bu kutsal mekânın sessiz nöbetçileri gibiydi:

Gölün kalbinde, taşları gözyaşıyla cilalanmış Halil-ür Rahman Camii,

Beyaz minaresiyle gökyüzüne bir ok gibi saplanan Rızvaniye Camii,

Yeşil kubbesiyle balıkların üstünde bir taç gibi duran Dergâh Camii. Ve hemen yanlarında, daha küçük, daha koyu yeşil ve daha hüzünlü Ayn Zeliha Gölü... Zeliha’nın gözyaşlarından doğduğuna inanılan bu göl, sanki hâlâ o kadim hüznü taşıyordu.

Sonra daracık çarşılara daldık. Duvarların birbirine o kadar yakın olduğu sokaklarda, omuzlarınız tarihe sürtünerek yürüyorsunuz. Mor, bordo, yeşil feraceli kadınlar; şal-şepik giymiş, başlarına poşu sarmış erkekler... Şehrin yerlileri bu taş duvarlarla ne kadar uyumluysa, tişörtlü turistler bir o kadar şaşkın ve hayran dolaşıyordu. Bakır çekiçlerinin ritmik sesi, isotun yakıcı kokusu ve taze peynir kokusu birbirine karışıp genzimize doluyordu.

Son durağımız asırlık dut ağacının gölgelediği taş avlusuyla Gümrük Hanı oldu.

Nihat hocanın misafirperverliği hiç eksik olmadı. Oturur oturmaz masamıza gelen künefe, tepsiden yeni çıkmış kızıl bir ateş gibiydi. Üstü fıstık yeşili, altı kaymak beyazı... Çatalı vurduğunuzda çıkan o "çıt" sesi avlu duvarlarında yankılanırken, ağzınızda eriyen peynir ve boğazınızdan kayan şerbet, lezzetin zirvesiydi. Yanında gelen köpüklü, ağır bir dibek kahvesi ise bu ziyafetin mührü oldu. Çarşıdan aldığımız isot ve salçaların kokusu hâlâ burnumuzdaydı.

Gümrük Hanı’ndan çıkarken Balıklıgöl bize son bir kez göz kırptı. Suyun üstünde turuncu, mor ve altın rengi ikindi yansımaları oynaşıyordu. Balıklar hâlâ yüzüyor, insanlar hâlâ dua ediyor, taşlar hâlâ konuşuyordu.

Anladım ki Urfa, sadece bir şehir değil; bir "hâl"dir. Çorbasıyla uyanan, gölüyle nefes alan, Eyyüb’ün sabrıyla ayakta duran ve künefesiyle tatlanan bir ruh hali... O hal, insanın içine bir kere girdi mi bir daha çıkmaz. Eğer bir gün yolunuz düşerse acele etmeyin. Çünkü Urfa ziyareti orada bitmez, etkisi bir ömür sürer.

 



69 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Batman Gezi Yazısı - 31/12/2025
Önce insanlık tarihinin en eski barınaklarına (mağaralara) uğrayacak, sonra taşın mimari şaheserine (Malabadi) selam duracak ve nihayetinde modern zamanın ve petrolün şekillendirdiği Batman’ın yaşayan sokaklarına dalacağız.
Mardin Gezi Yazısı - 20/12/2025
Ve nihayet, o geniş düzlüğün bittiği yerde, bir dağın yamacına, bir kartal yuvası gibi tünemiş o efsanevi silüet beliriyor: Mardin.
Midyat Gezi Yasızı - 13/12/2025
Burası alelade bir yer değil; sanki usta bir heykeltıraşın elinden çıkmış devasa bir sanat eseri, bir açık hava müzesi.
DİYARBAKIR EĞİL GEZİ YAZISI - 05/12/2025
Karşımızdaki alelade bir su değil; insanlık tarihinin başladığı, medeniyetlerin beşiği Mezopotamya’nın çorak topraklarına can suyu taşıyan kadim bir bereket kaynağı.
Sessizliğin Kucağındaki Tarih: Kocaköy - 27/11/2025
Yolumuz bu kez Diyarbakır’ın kadim topraklarında, gürültüden ve karmaşadan uzak, kendi içine kapanmış mahcup bir güzelliği barındıran Kocaköy’e düşüyor. Şehrin kalabalığını arkamızda bırakıp ilçeye doğru yaklaştığımızda, bizi ilk karşılayan şey derin
DİYARBAKIR GEZİ YAZISI - 23/11/2025
ğleden önce Dağkapı’dan içeri giriyorum. Güneşle parlayan Diyarbakır Surları’nın üzerinde yürümeye başlıyorum. Burası dünyanın uzunluğu ve korunmuşluğu bakımından ikinci büyük suru (Çin Seddi’nden sonra).
Güzel Okuldan Güzel İnsanlar Yetişti 1 - 10/08/2024
Çocukken ayrıldım köyümden. Daha yaşım 1o bile olmamıştı.
KELAMDAN KALBE - 31/01/2024
Susmak...
ELVEDA HAYAT - 23/01/2024
Bir dedem vardı hayat dolu, öldü...
 Devamı
SÖYLEŞİ VE İMZA
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam168
Toplam Ziyaret405934